


|
Emile Durkheim
(1858-1917) sosyolojinin kurucu babalarındandır. Zira o, özellikle
sosyolojiyi bağımsız akademik bir disiplin haline getirmeye çalışmıştır.
Sosyolojideki ilk kürsü sahibi kişidir.Modern sosyolojideki temel
perspektiflerden birinin, yapısal işlevselciliğin kurulmasına katkıda
bulunmuştur.
Durkheim, bir zamanlar Doğu
Fransa'ya ait olan, ancak Fransa Prusya Savaşı'ndan sonra Prusya
tarafına geçen Epinal, Alsace-laorraine'de dünyaya geldi. Bu olayı
izleyen ulusal aşağılanma ve toplumsal düzensizlik, muhtemelen, onun
toplumsal dayanışmaya ilgisini bir ölçüde açıklar. Babası Musevi bir
dini liderdi ve Durkheim'ın babasının izinden gideceği düşünülüyordu;
ancak o ergenlik çağında Katolikliğe geçti ve sonra da bilinemezci oldu.
Dönemin seçkin okullarından Ecole Normale Superior'da parlak bir öğrenci
olduğunu kanıtladı ve buradan 1882'de mezun oldu. Bütün ilgisini
akademik alana yoğunlaştıran Durkheim, Almanya'da kaldığı dönemde sadece
cumhuriyetçilerin fikirlerinden değil, sosya: bilimler ve fizyolojideki
gelişmelerden de etkilendi. 1887'de bir Fransız Üniversitesi olan
Bourdeaux'da ilk sosyal bilim görevine atandı. Durkheim temel
çalışmalarından çoğunu 1887-1902 yılları arasında üretti ve yeni 'toplum
bilimi' hakkında bilgi edinmeye hevesli birçok önemli öğrencisi oldu.
Durkheim 1902'de Paris'e davet edildi ve sonradan Sorbonne
Üniversitesi'ne Eğitim ve Sosyal Bilimler Profesörü olarak atandı ve
sosyolojide ilk kürsü sahibi kişi oldu. Uzun süre L'Annie Sociologie
dergisinin editörlüğünü yaptı: dergi bu yeni disiplinin akademik
statüsünü yükselten ve geliştiren sosyologların temel yazılarından
oluşan yıllık bir derlemeydi.
Durkheim tek oğlunu Birinci Dünya Savaşı'nda kaybetti ve acısı kuşkusuz
15 Kasım 1917'de elli beş yaşında bir kalp krizinden ölmesinde etkili
oldu.
Durkheim'ın temel çalışmaları:
Toplumda işbölümü (1893)
Sosyolojik Yöntemin Kuralları (1895)
intihar: Sosyolojik bir Araştlfma (1897)
Dinsel Hayatın ilksel Biçimleri (1912)
Karl Marx günümüz kitle toplumunda çoğu insanın yaşadığı soyutlanmışlık
ve kenara itilmişlik, güçsüzlük ve engellenmişlik duygusunu açıklarken,
Fransız sosyolog ve eğitimci Emile Durkheim da bilinmeyen, görünmeyen,
görülemez bir anomi kavramı geliştirdi 'anonim'i çağrıştıran bu kavram
günümüz modern kent toplumunda çoğu bireyin kitlelerin ortasında
hissettiği anonimlik duygusunu yansıtır. Marx'tan oldukça farklı bir
bakış açısından -pozitivist bir perspektiften- yazan Durkheim,
işlevselci bir teori, toplumu birbirinden bağımsız bireyler topluluğu
olarak değil, bizzat bir kendilik olarak gören işlevselci bir toplum
teorisi geliştirir. Toplum, bağımsız bir parçalar sisteminden oluşan
diğer organizmalar gibi işler: ancak ekonomi, aile, yönetim vb.'nden
oluşan bu parçaları bir arada tutan şey, merkezi bir sinir sistemi
değil, temel bir değerler sistemi, yani temel bir ahlaki konsensüs veya
kollektif bilince dayanan, normlar adı verilen bir toplumsal kılavuzdur.
Bu normlar topluma sadece genel bir çerçeve kazandırıp istikrar kaynağı
oluşturmakla kalmazlar, ayrıca toplumun kendi bireylerini kontrol altına
alıp yönlendirmesi açısından da hayati bir öneme sahiplerdir. Durkheim'a
göre, insanın istekleri sınırsız ve doyurulması imkansız olduğu için,
bir toplumsal düzen veya uygarlık biçimi var olabilmek için bunları
kontrol altına almak zorundadır. Kısacası, bireyin, kendi kişisel
mutluluğu için bu tutkularını kontrol altına almaya, ahlaki rehberliğe
ihtiyacı vardır, aksi takdirde soyutlanacak ve köksüz kalacaktır. Bu
yüzden, Durkheim'a göre, bireyin istekleri ile toplumun düzen ve kontrol
ihtiyaçları arasında temel bir çatışma veya gerilim her zaman var
olacaktır.
Anomi
Normların yokluğu veya toplumun temel değerleri üzerinde önemli bir
çatışma Durkheim tarafından anomi olarak adlandırılır ve o bu tür bir
toplumsal 'hastalığın' özellikle toplumsal kargaşa veya dönüşüm
dönemlerinde ortaya çıkacağından korkar. ilişkilerin kişisel olduğu ve
sınırlı bir işbölümüne sahip küçük geleneksel toplumlarda, toplumun
değer ve normları üzerinde ve bireylerin hakları ve ayrıcalıklarının
belirlenmesi ve kabulü konusunda genel bir konsensüs sağlamak oldukça
kolaydır: özellikle de dinin ahlakı otoritesi ve yaptırımlarıyla
destekleniyorsa. Herkes yerini bilir ve büyük heveslere kapılmaz. Ancak,
bu toplumların mekanik dayanışmasından işbölümünün oldukça geliştiği ve
ilişkilerin çoğu kez büyük ölçüde kişisellikten uzak olduğu sanayi
toplumlarının organik dayanışmasına geçiş sırasında, toplumsal
konsensüste ve böylece bireyler üzerindeki sosyal kontrolde bozulmalar
daha fazla mümkün hale gelir. Ondokuzuncu yüzyılda Durkheim ve
çağdaşları, sadece geleneksel toplumları yıkmakla kalmayıp, toplumun
temel ahlakı dokusunu da büyük zarar veren, Avrupa'yı baştan aşağıya
değiştiren siyasal devrimleri ve sanayileşmeyi yaşadılar. Yeni sınai
işbölümü mevcut ahlakı değerleri büyük ölçüde aşındırır görünmekteydi.
Durkheim, geleneksel toplumsal normların sağladığı disiplinin ortadan
kalkmasıyla bireysel tutkuların en üst düzeye çıkacağından ve sonuçta,
yeni toplumsal düzen kendi görünür vaatlerini yerine getirmediğinde,
sistemin işlerliğini yitireceğinden korkuyordu. Ondokuzuncu yüzyılda
köylerindeki geleneksel köklerini, aile ve arkadaşlarını parlak ışıklı
ve yüksek ücretli yeni sanayi kentlerine girebilmek için terk eden çoğu
insanın yaşadıkları karşısında gözü açıldı ve kendilerini soyutlanmış ve
yalnızlık duygusu içinde buldular. Bu durum, Durkheim'a göre, oldukça
önemli boyutlarda bir toplumsal düzensizlik potansiyeli yaratmaktaydı;
bu kaos potansiyeli söz konusu dönemde çoğu Avrupa kentinde 'kalabalıklar'ın
çılgın davranışlarında gözlenebilir.
Anominin kelime anlamı normsuzluktur. O sosyal kontroller
zayıfladığında, ahlakı ve siyasal kısıtlamalar ortadan kalktığında
kendini gösterir ve özellikle sanayileşme ve kentleşme gibi hızlı
toplumsal değişme dönemlerinde, geleneksel normların işlemediği veya
ortadan kalktığı durumlarda yaygındır. insanlar huzursuz ve tatminsiz
hale gelirler ve insanların hayattan ne bekleyebilecekleri konusunda
yeni bir ahlakı konsensüse ihtiyaç duyulur. Sanayileşme ve tüketimcilik
uzmanlaşma ve bencilliği teşvik ederek bu süreci hızlandırır.
Anomi bir düzensizlik durumu, sınırlandırılmamış bireyciliğin
gemlenememesi nedeniyle sosyal kontroller ve toplumsal düzenin işlemez
hale gelmesidir. Modern kapitalizmin tüketim çılgınlığı ortasında
tutkular ve arzular giderek artar ve geleneksel disiplinler ve
sınırlamalar artık gücünü koruyamaz hale gelir. insanlar artık daha
azıyla yetinmez ve tutkularını gemlemekte zorlanırlar. Durkheim halk
demokrasisine güvenmez ve onun sonuçlarından korkar. Bireyler sadece
ahlaki bir düzene bir tür bireyler-üstü bir güce tabi olduklarında
kendilerini güven içinde hisseder, mutlu ve belirli ölçüde özgür
olabilirler. Toplumsal düzen ve bireysel mutluluk yüksek düzeyde bir
toplumsal bütünleşmeye bağlıdır.
Fakat Durkheim, Ferdinand Tönnies gibi yazarların aksine, kötümser
değildir. 0, bireysel haklar ve özgürlükler için ayaklanmaların ve bu
yöndeki taleplerin etkisiyle, yeni meslek birlikleri ve loncaların
ahlakları ve etiklerine dayalı yeni bir toplumsal düzen potansiyelinin
oluştuğunu düşünüyordu.
Durkheim anominin çözümü veya tedavisini aşağıdaki özellikleri
taşıyan meslek birliklerinin gelişiminde görür .
bireyleri toplumsal gruplar ve kollektif değerler içinde
birleştirebilen;
insanların mantıken neler bekleyebilecekleri konusunda yeni
bir konsensüs oluşturabilen.
Bu tür birlikler devletle işbirliği yapmaya yatkın olacaklar ve böylece
büyük ölçüde 'toplumu birey içinde' yeniden kuracak bir bağlılık ve
vizyona sahip yeni bir yurttaşlık düzeni ve yeni bir sınai ahlaki düzen
kurmaya çalışacaklardır.
Bununla beraber, Durkheim, modern toplumun organik dayanışması içinde,
anomiyi büyük ölçüde temel bir patoloji, geleneksel bağlar ve değerlerin
zayıflamasının ve bireyciliğin ortaklaşa veya toplumsal sorumlulukların
üstüne çıkışının yarattığı bir toplumsal hastalık olarak kabul eder.
Durkheim, bütün bunlara ve 'birey kültü'nün gelişimine rağmen, Marx ve
Engels gibi çağdaşlarının devrimci öğretilerinden ziyade, sosyal
reformlara ve evrimciyi değişmeye inancını sürdürür.
Normal sağlıklı bir toplum uyum içinde bir toplumdur; sağlıksız veya
hastalıklı toplum doğrular ve yanlışlar konusunda güçlü bir ahlaki
konsensüsten yoksundur ve bu yüzden anarşiye düşmesi ve yıkılması
ihtimali yüksektir. insanın doymak bilmez tutkuları ve bencilliği
konusunda kötümser olan Durkheim, yeni bir 'ahlaki konsensüs' yaratmak
ve sosyal kontrolü yeniden sağlamak için, dış güçlere,toplumdaki
liderlerin ahlaki üstünlüğüne ve profesyonel meslek birliklerinin
otoriteleri ve değerlerini empoze etme yeteneklerine yönelir.
Bu yüzden, Durkheim hakkında biyografik bir çalışması olan Anthony
Giddens'ın öne sürdüğü gibi, anomi fikri sadece bir toplumsal
düzensizlik analizi değil, aynı zamanda bir bireysel davranış
açıklamasıdır. Bunun klasik örneği Durkheim'ın 'anomik' intihar
analizidir: bu intihar biçimi ekonomik altüst oluşlar ve krizler gibi
istikrarsızlık dönemlerinde ortaya çıkar. Durkheim'a göre, özellikle iş
dünyası ve ticaret alanında kendi mesleklerinde üst konumlarda olanlar
anomik intihara daha fazla yatkınlardır, zira beklentileri oldukça
yüksektir, geleneksel ahlaki değerler ve sosyal kontrolonları daha az
sınırlar ve kişisel başarısızlık daha fazla yıkıcı etkide bulunur.
Nitekim, Amerika'da intihar oranları 1929 Wall Street krizinden sonra
tepeye vururken, kendini gökdelenden atanların büyük çoğunluğu
işadamları ve finans sahipleriydi.
Anomi kavramı çok farklı biçimlerde uyar/andı ve yeniden yorumlandı.
Bazıları, kavramı çocuk suçluluğunu, gelişmiş sanayi toplumlarında suç
ve toplumsal karışıklıkların artışını, hatta 1960'larda Amerika'da ve
1980'lerde Britanya'da yaşanan ayaklanmaları açıklamakta kullandı. Onlar
bu çalışmaları, ya yetersiz sosyalleşmeyi, anne-babaların kendi
çocuklarını uygun biçimde yetiştirme başarısızlıklarını göstermek için
ya da daha kesin kontrol sağlama gereğini ve aile ve kilise
aracılığıyla- geleneksel ahlaki değerlerin önemini vurgulamak için
yaptılar. Başkaları, kavramı toplumsal konsensüsün çökmesini ve böylece
Kuzey irlanda'da ve Ortadoğu ülkelerindeki yaşanan düzensizliği
açıklamakta kullandılar.
Ancak Amerikan sosyolog Robert Merton, modern Amerika'da yüksek suç,
sapma ve kargaşa oranının temeli olarak norm çatışmasını vurguladı. Onun
analizine göre, Amerika'daki tüm gençlerin içinde sosyalleştiği Amerikan
rüyasının sınır tanımaz tutkuları ile zenginlik ve ün sağlayacak sınırlı
fırsatlar arasında büyük bir uygunsuzluk vardır. Onların hiç biri
milyoner veya Başkan olamaz ve Siyahlar gibi bazı gruplar için bu
fırsatların ortaya çıkma ihtimali söz konusu bile değildir. Böyle
durumlarda, insanlar bu başarısızlığa nasıl uyum sağlarlar? Merton,
dördü bir ölçüde sapmayla ilgili beş uyum biçimi belirler. Üst konumlara
çok az kişi yasal yollarla -yükselerek, şans veya beceriyle- ulaşırken,
diğerleri bunu suça başvurarak, yasadışı araçlarla başarır. Geri
kalanlar ise, uyuşturucuya veya komünler gibi alternatif yaşam
biçimlerine sığınarak ve hatta maddiyatçılık ve rekabetçilik gibi bütün
düşünceleri reddedip Kara Panterler ve Amerikan askeri milisleri gibi
kent gerilla gruplarına katılarak bu başarısızlığa uyum sağlamaya
çalışırlar. 1960'larda, birçok farklı 'pozitif ayrımcılık' programı,
özellikle kitlesel Avantaj Programları, bilhassa Siyah gençlerden oluşan
muhtaç gruplar için fırsatları artırma ve onları 'normal' toplumsal
değerler içinde sosyalleştirme, 'yoksulluk kültürü'nü aşma ve onları
toplumun genel akışı içine çekme çabalarını kurumsallaştırdı. Ancak, bu
yaklaşım sınırlı bir başarı sağladı ve eleştirmenlerin de belirttiği
gibi Amerikan toplumunun temel eşitsizliklerini değiştirmeden bıraktı.
Anomi kavramı tüm işlevselci modele yapılan eleştiriden, özellikle bu
yaklaşımın, toplumların temel bir konsensüse dayandıkları ve bütün yaş
gruplarının aynı normlar ve değerleri benimsedikleri fikrine yapılan
daha genel eleştiriden nasibini almıştır. Doktorlar, muhasebeciler ve
avukatlar gibi mesleklerin ahlaklarının sanayi toplumları için bir temel
oluşturacağı fikri günümüzde çok az yazar tarafından kabul görmektedir.
Yine de, anomi kavramı gelişmiş sanayi toplumlarındaki hızlı toplumsal
değişmelerle ilgili temel sosyal bir probleme ışık tutmuş, genelde
toplumun ve özelde bireyin mutluluğu için ahlaki rehberliğin önemini
vurgulamıştır. Ahlak çöktüğünde insanlar toplumsal dayanışma duygusunu,
değerlerini, ait olma ve kendilerinden büyük bir şeyin bir parçası
oldukları duygusunu yitirdiklerinde toplum çöker, her yere kaos hakim
olur ve herkes kendini yardımsız, kaybolmuş ve yalnız hisseder.
Toplumsal Dayanışma
Sosyolojiyi günümüzde ve geçmişte uğraştıran temel sorunlardan biri
toplumsal düzen veya Durkheim'ın deyimiyle, 'toplumsal dayanışma'
problemidir.Toplum düzeni nasıl sürdürür? Toplumdaki milyonlarca insanın
ortasında, gündelik hayatta içinde yer aldığımız birçok etkinlikten
toplumsal düzen nasıl ortaya çıkar ve oldukça karmaşıklığı içinde toplum
nasıl birliği sağlar ve değişir? Yüzyıl başında Avrupa'nın, özellikle
Fransa'nın yaşadığı siyasal karışıklıklar ve sınai/kentsel
ayaklanmaların tam ortasında yaşayan Durkheim için bu özellikle temel
bir sorudur.
Durkheim toplumsal düzen probleminin öneminin son derece farkındaydı ve
tüm akademik kariyerini bu problemi analize ve açıklamaya adadı. O
toplumsal dayanışmayı kendi işlevselcilik teorisinin ve Sorbonne
Üniversitesi ve Fransa'da ilan ettiği yeni bilimin temel kavramı kıldı.
Özelde Durkheim, toplumsal düzenin nasıl kurulduğu ve varlığını nasıl
sürdürdüğünü, özellikle yoğun ve hızlı bir değişme döneminin ardından
nasıl yeniden kurulduğunu, geleneksel toplumların modern toplumlara,
kırsal toplulukların kitlesel sanayi-kent toplumlarına doğru nasıl
evrimleştiklerini analiz etmeye çalıştı. Özelde, bütün bu geçiş
koşullarıyla ilgili değişimlerin ortasında, büyük ölçüde gelişmiş sanayi
toplumlarına özgü bireysel hak ve özgürlükler kitle toplumunun toplumsal
düzen ve denetim ihtiyacı karşısında nasıl geliştirilmekte ve
korunmaktadır? Cevap, Durkheim'a göre, "işbölümünün giderek gelişmesi
sonucunda toplumsal dayanışmanın dönüşüme uğraması"nda yatar.
Durkheim ilk temel eseri Toplumda işbölümü'nü (1893) toplumsal dayanışma
konusuna ayırdı. Durkheim, geleneksel toplumların basit sosyal
yapılarını modern toplumların karmaşık işbölümüyle karşılaştırmak ve
analiz etmek için iki toplumsal düzen biçimine -mekanik ve organik
dayanışmaya- başvurur.
Geleneksel toplumlar, topluluklar/cemaatler veya gruplarda ilişkiler
özellikle yüz yüze veya mekaniktir ve işbölümü çok basittir, insanların
çoğunluğu genellikle aynı işi yapar (örneğin, avcı veya çiftçidir).
Ortak bir hayat tarzı, herkes tarafından bilinen ve uygulanan ortak
adetler ve ritüeller vardır. Durkheim'ın 'consdence collective' olarak
adlandırdığı temel ortak bir konsensüs vardır: bu terim genellikle
'ortak bilinç' veya kollektif bilinç' olarak çevrilir ve toplumsal
dayanışmanın üzerine kurulduğu ve bireylerin davranışlarını düzenleyen
ve kontrol eden ortak bir ahlak veya değerler topluluğunu çağrıştırır,
Mekanik toplumlarda kolektif bilinç tamamen hakim konumdadır, zira bu
basit sosyal sistemler içinde yer alan herkes özünde aynıdır.
Bireyselliğe çok az yer vardır, toplumsal farklılıklar çok azdır ve özel
mülkiyet neredeyse hiç bilinmez ve bu yüzden uyum/itaat hem 'doğal'dır
hem de sosyalleşmeyle ve aile, din gibi temel toplumsal düzenlemeler
aracılığıyla sağlanır. Sapmalar şiddetle ve kollektif olarak
cezalandırılır.
Ancak, toplumlar gelişip modernleşirken, sanayi ekonomileri ve karmaşık
işbölümleri gelişir ve insanlar kırdan kente göç ederken, sonuçta
mekanik dayanışma topluma dar gelmeye başlar. Farklı meslekler, hayat
tarzları ve alt-kültürlerin çoğalması ve yasallık kazanmasıyla,
benzerlik yerini farklılaşmaya, homojenlik heterojenliğe bırakır.
Kollektivizm yerine bireycilik, ortak mülkiyet yerine özel mülkiyet,
komünal/toplumcu sorumluluk yerine bireysel haklar, ortaklaşalık yerine
sınıf ve statü farklılıkları geçmeye başlar. Yüz yüze ilişkiler ve resmi
olmayan (informe!) sosyal kontroller artık toplumu bir arada tutamaz;
güç ve otorite aile ve kiliseden hukuk ve devlete geçer. Tıpkı doğada
olduğu gibi, bu farklılaşma ve kompleksleşme toplumsal dayanışma için
yeni bir temel -yani, toplumsal düzen ve bireysel özgürlüğün başarılı
bir biçimde sağlanabileceği organik dayanlşmayı- gerektirir.
Durkheim için, organik dayanışmanın özünü, herkesin karşılıklı
bağımlılık içinde olduğu modern toplumların sanayi ekonomilerini ayakta
tutan kompleks işbölümü oluşturur. Günümüzün gelişmiş sanayi-kentli
toplumlarında hiçbir birey tamamen kendine yetemez (bu durum basit
toplumlarda insanların çoğu kez sergiledikleri kendine yetebilmekle
aykırılık içindedir). Hepimiz oldukça farklı olsak bile, farklı
meslekler içinde uzmanlaşmamızı gerektiren ve çok farklı hayat
tarzlarını sürdürebilmek için bize özgürlük imkanı sağlayan kompleks bir
ekonomik sisteme bağımlıyız. Durkheim'agöre, modern ekonomik toplumların
temelini, karşılıklı ekonomik bağımlılığın yanı sıra, karşılıklı çıkar,
hayatta kalabilmek ve başarı sağlayabilmek için karşılıklılık ve
işbirliği oluşturur. Ancak o, ekonomik çıkarcılığın tek başına uygar
toplumları birleştirebileceği ve istikrarlı kılabileceğini öne süren
faydacı argümanlara, özellikle Herbert Spencer'ın bu konudaki tezlerine
karşı çıkar. Ona göre, çıkarcılık tek başına toplumsal çatışma ve kaos
üretecektir. Gelişmiş sanayi toplumlarının sözleşmeleri ve ekonomik
mübadelelerinin temelini,bazı ahlak biçimleri, bir güvenlik ve adalet
sisteminin üzerine kurulabileceği genel kabul gören ilkeler, normlar ve
değerlerle ilişkili bazı ahlak kuralları oluşturmak zorundadır. İnsanlar
özgeci oldukları kadar açgözlü de olabilirler ve toplumun rolü bu insani
özellikleri kendi özel evrimci gelişim evresine göre mümkün olduğu
ölçüde sınırlamaya çalışmaktır. Durkheim, bu yüzden, insan doğasının
ikiliği fikrini geliştirir: hepimiz iki bilince, biri çıkarcılığa dayalı
kişisel, diğeri toplumsal çıkarlara dayalı toplumsal bilince sahibiz.
Ayrıca, mekanik toplumlarda birey ve kollektif bilinç gerçekte aynı şeyi
anlatırken, organik toplumlarda ikisi birbirinden ayrı, bağımsız ve çoğu
kez çatışma içindedir. Formel (resmi) sosyal kontroller, bu yüzden,
organik toplumlarda mekanik toplumlara göre daha fazla gerekli hale
gelir.
Ancak, geleneksel sosyal kontrol birimlerinin -aile ve kilisenin gücünü
yitirmesiyle, gelişmiş toplumlarda dayanışma nasıl sağlanacak ve
sürdürülecektir? Durkheim, genel toplumsal düzeyde devlet ve hukuka,
sınai düzeyde mesleki ve uzmanlaşmış/profesyonel birlikler veya
loncalara bel bağlar. Hükümet ve mahkemeler hukuku toplumsal konsensüsün
en kapsamlı ifadesi kılarken, Durkheim meslek birliklerinin organik
toplumların temel ahlak ve davranış kurallarını oluşturup yaptırıma
bağlayacaklarını umar. Bu yüzden o, çağdaşlarının çoğunun aksine,
toplumsal değişmeyi yıkıcı bir güç olarak, toplumsal düzenin, geleneksel
ahlakın ve uygar toplumun ölümü olarak gormez. 0, yeni sınai düzenin hem
ilerletici hem de özgürleştirici ileri bir adım olacağına inanan iyimser
biridir. Durkheim'ın toplumsal düzenin yıkılma ihtimaline karşı çözümü,
bu nedenle, Ortaçağdaki loncalara benzer biçimde (birey ve devlet
arasında arabuluculuk yapacak) meslek birlikleri veya profesyonel
birlikler aracılığıyla toplumsal düzenleme yapılması ve devletin
kollektif ve genel ahlaki otorite rolünü oynamasıydı. Devlet en üst
kollektif bilinç biçimidir; eğitim ve demokrasi bireysel ihtiyaçlar ve
özlemlerin kollektif çıkarla uzlaştırılma araçlarıdır. Durkheim'ın
düşüncesinde birlikler ve korporasyonların görevi, grupları ortak
çıkarlar etrafında bir araya getirmek, profesyonel davranış kuralları
geliştirmek ve onları ahlaki bir yurttaşlık görev ve sorumluluk
kuralları aracılığıyla devlet ve kollektif düzene bağlamaktır.
İki temel toplumsal düzen tipi ve buna bağlı olarak iki temel ahlak
belirleyen Durkheim, mekanik dayanışmadan organik dayanışmaya geçişi
bilimsel olarak gözlemleyip ölçmeye çalıştı ve kullanmaya çalıştığı araç
da hukuktu. Ahlaki olgular kolayca kesin gözleme gelmezken; hukuk
kuralları, ahlaki değerlerin biçimsel/formel bir ifadesi oldukları için
dışsal ve ölçülebilir bir endeks oluştururlar. Özelde, her yasa
yaptırımlar içerir ve Durkheim iki zıt yaptırım biçimi belirler:
1.Özgürlüğünü veya hayatını kaybetme k gibi ceza ve acı içeren
cezalandırıcı yaptırımlar.
2.Yurttaşlık hukuku ve genel hukukta olduğu gibi, cezadan ziyade
yeniden-uyumu içeren, meseleleri ihlal edilmeden önceki hallerine
getirmeyi hedefleyen iade edici yaptırımlar.
Durkheim'a göre, esas itibariyle cezalandırıcı yaptırımlara dayalı hukuk
kuralları geleneksel toplumlara hakim olan temel güçlü kollektif bilinç
tipini yansıtırken; iade edici hukuk daha modern toplumların organik
dayanışmasının ve onların sözleşmeye-dayalı ihtiyaçlarının yansımasıdır.
Durkheim, böylece, bir toplumsal dayanışma endeksi, toplumun dinsel
ahlaktan rasyonel ahlaka, ailevi toplumsal düzenlemeden devlet
tarafından toplumsal yönlendirmeye doğru gelişimini gösteren bir
derecelendirme ölçeği oluşturur.' Modern toplumlarda devlet ve onun
birimleri, polis ve mahkemeler organik kollektif bilince vücut
kazandırır, insanların iradeleri ve ahlaki değerlerini kilisenin Ortaçağ
Avrupa'sında yaptığına benzer biçimde sembolize ederler.
Durkheim'a göre, modern ahlak, modern hukuk sistemleri mekanik dayanışma
veya çıkarcılıktan ziyade- toplumsal düzen, adalet ve gelişmenin en üst
temelini temsil eder. Fakat, mekanik dayanışmadan organik dayanışmaya
geçişin ne her zaman başarılı ne de sıkıntısız olmaması onun yakın
ilgisini çekmiştir. Bu süreç, eski düzenin yerini yenisi alırken, çoğu
kez toplumsal gerilimler, hatta toplumsal çatışmalar üretir. Bu yapısal
geçiş sırasında, şiddetli bir normsuzluk dönemi -veya Durkheim'ın
deyimiyle, anomi tehlikesi vardı: eski ahlak ve geleneksel sosyal
kontroller zayıflarken, yeni toplumsal konsensüs henüz emekleme
evresindeydi. Durkheim Batı Avrupa'daki ilk kapitalistlerin çoğunun
tıpkı böyle bir geçiş dönemi yaşadıklarına ve anominin yanı sıra zorunlu
ve zoraki bir işbölümü gibi problemlerle karşılaştıklarına inanır: doğal
olarak bu uygulamalar, sanayileşmenin ihtiyaçlarını yansıtan bir şeyden
ziyade, eski yönetici sınıfın ekonomik yapı üzerindeki gücünü sürdürmek
için dayattığı bir şeydi. Bu durum adaletsiz bir toplumsal eşitsizlikler
düzeni yarattı ve böylece toplumsal çatışmanın artma'sına ve çoğu
ondokuzuncu yüzyıl Avrupa ülkesindekine benzer devrimlere yol açtı.
Durkheim'a göre, sosyal bilimlerin rolü bu problemleri tespit etmek ve
etkin çözümler ve sosyal politikalar önererek toplumsal geçişle ilgili
sorunları aşmaya yardımcı olmaktır. Ancak o ayrıca, Toplumda
işbölümü'nün sonunda, artan işbölümü sonucunda organik dayanışmanın
otomatik olarak ortaya çıkma ihtimali konusundaki kuşkularını belirtir.
Durkheim bu oluşumun doğrudan planlama ve kontrolü gerektirebileceğini
kabul eder.
Mekanik ve organik dayanışma, bu yüzden, Durkheim'ın kendi toplumsal
düzen ve değişme teorisini bilimsel olarak açıklamak için kullandığı iki
ideal tiptir. Bununla beraber, o, eski işbölümünden yenisine, geleneksel
toplumdan modern topluma doğru bu geçişin yarattığı doğal problemlerin
ve potansiyel çatışma kaynaklarının giderek daha fazla farkına
varmıştır.
Toplumsal dayanışma kavramı, toplumsal düzen ve evrim konularına karşı
ilgi Durkheim sonrası işlevselci yazıların ana temalarıdır. Durkheim'ın
toplumsal düzenin başarılı bir temeli olarak ahlak ve toplumsal
konsensüse vurgusu modern sosyolojinin merkezi bir temasını oluşturmayı
sürdürürken, onun toplumsal değişmeyi nedenleri, etkileri ve
kaynaklarını- bilimsel olarak analiz etme ve gözlemleme girişimi
sosyoloji içindeki tüm pozitivist geleneğin bir özlemini oluşturdu ve
anomi, intihar ve din üzerine birçok araştırmaya ilham kaynağı oldu.
Durkheim'ın toplumsal dayanışma ve anomi analizinin somut örneği intihar
üzerine klasik çalışmasıdır ve ona göre, intihar oranları toplumsal
dayanışmayla ters orantılıdır toplumsal dayanışma düzeyi düştükçe
intihar oranları yükselir.
Durkheim'ın analizlerinin çoğu Auguste Comte ve Herbert Spencer
tarafından geliştirilen evrimci bir çerçeve içinde yer alır ve belirgin
biçimde biyolojik analojiler ve kavramlar kullanılır. Sağlıklı bir
toplum dayanışmanın yüksek olduğu ve hastalıklı bir toplum da anominin
kargaşaya yol açtığı ve toplumsal düzenin işleyişinin bozulduğu
toplumdur. Ona göre, devlet görevlilerinin rolü doktorunkine benzer:
"iyi hijyen koşulları sağlayarak hastalığın ortaya çıkmasını engellemek
veya hastalık ortaya çıktığında onu tedavi etmeye çalışmak". Bu yüzden,
Durkheim'ın yaklaşımının temel bir hedefi, sosyolojik düşünceleri beden
politikasına, özellikle ondokuzuncu yüzyıl sonunda Fransa ve Avrupa'daki
gerilimler, krizler ve çıkmazlara pratik olarak uygulamaktır. Özelde o
dinin ve geleneksel düzenin zayıflaması karşısında ahlaki bir reform
geliştirmeye çalışmıştır.
Durkheim esasen yapıya ve toplumsal düzenin işleyişine değil, toplumun
temel ahlaki düzenine, bireysel davranışı belirleyen (doğru ve yanlış)
kurallar sistemine odaklanır. O ilk temel çalışması Toplumda
Işbölümü'nde (1893), amacının "bir ahlak bilimi inşa etmek ... Ahlaki
hayatın olgularını pozitif bilimin yöntemlerine göre ele almak" olduğunu
ilan eder. Bu yüzden o, genel toplumsal dayanışma analizinin bir parçası
olarak anomiye ve ahlaki düzenlemenin eksikliğine odaklanır: "insanların
tutkuları sadece saygı gösterdikleri ahlaki varlık sayesinde
gemlenebilir" (aktaran, Callinicos, 1999: 126). Sosyolojinin amacı,
Durkheim'a göre, "toplumu koruyacak koşulları belirlemektir", ancak o
kendini daha ziyade siyasal muhafazakâr olarak değil, liberal demokrat
olarak görür. Toplum, Durkheim için, özünde korunması ve 'doğal
yollardan' gelişmesi gereken ahlaki bir gerçekliktir. Bu yüzden, onun
sosyolojisi yeni bir yurttaşlık ahlakı oluşturma girişimi olarak
tanımlanabilir. Ahlakiliğe ve modern toplumun karşılaştığı ahlaki krize
bu derin ve uzun ilgi Durkheim'ın ünlü 1894 Dreyfus olayına yoğun
ilgisine yansımıştır. Bu olay ve Yahudi düşmanlığı Durkheim'ı derinden
etkiledi: ona göre, bu olay söz konusu dönemde Fransız toplumunda
gözlemlediği ahlaki rahatsızlığın bir belirtisiydi.
Toplum acı çektiğinde kendi hastalığından dolayı sorumlu tutabilecek
veya başına gelen talihsizliklerin intikamını alabilecek birini bulmaya
çalışır ve zaten kendilerine ayrımcılık yapılan ve toplumun geneline
aykırı düşenler doğal olarak bu role en uygun kişiler olarak görülürler.
Bunlar toplumun, kefareti ödemeye hizmet eden paryalarıdır. Bu yorumda
beni doğrulayan şey, Dreyfus duruşmasının sonucunun 1894'teki karşılanma
biçimiydi. İnsanlar onu kamusal matemin bir nedeni olması gereken bir
zafer olarak kutladılar. En azından, onlar yaşadıkları ekonomik sorunlar
ve ahlaki sıkıntılardan dolayı kimi suçlayacaklarını biliyorlardı.
Sorunun kaynağı Yahudilerdi. Suçlama resmen onaylandı. Bu tek temel
gerçekten sonra, işler daha iyiye gider göründü ve insanlar teskin
oldular (Lukes, 1972: 345).
Aynı şekilde, sosyalizmle i1gilense de, onu ilgilendiren sosyalizm Karl
Marx'ın önerdiğinden farklıydı. Bu sosyalizm türü sadece bilimsel
sosyolojinin ortaya koyduğu ahlaki ilkelerin uygulandığı bir sistemdi.
Marx işbölümünün toplumu böldüğünü düşünürken, Durkheim karşılıklı
bağımlılığı ve işbirliğini artırabileceğine ve böylece toplumsal
dayanışmayı güçlendirebileceğine inanıyordu. Ancak karşılıklı çıkarlar
istikrarı sağlayabilmek için tek başına yeterli değildir. Toplumsal
düzen ahlaki bir düzeni, yani işbirliğini biçimlendiren ve artıran,
bireyleri sınırlayan ve üzerinde mutabık olunan temel bir ahlak
kuralları topluluğunu gerektirir. Mal ve hizmet alışverişi uygun biçimde
işleyen ahlaki bir çerçeveyi gerektirir, aksi takdirde o saf bir
bencillik ve sömürüden, "herkesin herkese karşı savaşı"ndan ibaret
olacaktır. Durkheim sözleşmelerin ortaya çıkışını (doğrular ve yanlışlar
konusunda) paylaşılan inançların egemen olduğu ve yasalar tarafından
düzenlenen yeni sınai ekonomik ve ahlaki düzenin başlangıcı olarak
görür.
Fakat toplumsal dayanışma kavramı ve bu kavramın sosyolojik teori ve
araştırmada kullanılma biçimi yoğun eleştiriler almıştır:
Durkheim'ın organik bir analoji kullanması ve bütün toplumların aynı
evrimci yolu izleyecekleri ne inancı toplumsal ve tarihsel bakımdan
geçersizdir. Durkheim, kendini savunurken analitik açıdan kullanışlı
ideal tiplerden yararlandı, ancak bunu bir zorunluluk olarak görmedi. 0,
bütün toplumların bu modellere mutlaka uygun düşmesi gerekmediğini ve
farklı biçimlerde evrimleşebileceklerini kesinlikle kabul eder.
Toplumsal dayanışma kavramı toplumsal düzeni analiz etmek için temel bir
çerçeve sağlasa bile, toplumsal değişme ve çatışmayı açıklayacak
derinlikten yoksundur. 'Toplumsal dayanışma~ ani devrimci değişimleri
değil kademeli evrimci gelişimleri açıklayabilir. 0, değişmeyi toplumsal
uyarlanma/ adaptasyon ve dengenin yeniden kurulmasına göre açıklar,
ancak sınıfsal ve siyasal çatışmaya (anomi kavramında yaptığı gibi) bir
sosyal problem olması dışında çok az açıklama getirir. Aksine,
Marksistler ve daha radikal yazarlar sınıf mücadelesini toplumsal
gelişme teorilerinin merkezine oturtmuşlardır. Durkheim, sınıf
çatışmasını, basitçe, zorunlu bir işbölümünün ve mevcut toplumsal
eşitsizliklerin devam etmesinin yarattığı toplumsal gerilimin bir
belirtisi olarak düşünür. Aslında o sosyalist düşüncelere yakınlık duyar
ve tıpkı Saint-Simon gibi organik dayanışmaya ve fırsat eşitliğine
dayalı sınıfsız bir toplumun ortaya çıkacağını düşünür.Böylesi gelişmiş
bir toplumun kendiliğinden ortaya çıkamayacağını kabul eden Durkheim, daha rasyonel bir
işbölümü, daha eşitlikçi bir sosyal adalet sistemi yaratmak için devlet
planlaması fikrini destekler.
Antropolojik araştırmalar Durkheim'ın mekanik dayanışma fikrini
desteklese de, onun organik dayanışmanın temeli olarak ekonomik
karşılıklılık ve meslek ahlakına inancı -ütopik değilse de- bir ölçüde
iyimser bir yaklaşım olarak görülmüştür. Bu eleştiriyi kabullenen
Durkheim, organik dayanışmada ahlakı ve toplumsal konsensüs üzerine
analizlerinde, zamanla ekonomik karşılıklı bağımlılık konusundan modern
toplumlarda dinsel değerlerin yeniden yaratılmasına ve milliyetçilik
gibi toplumsal törelerin temsil ettiği ahlakı evrenselliğin ortaya
çıkışına ve ayrıca eğitim ve yurttaşlığın bireyi topluma bağlamakta
gerekli olan ortak insanlık duygusu yaratma gücüne yönelmiştir. Ne yazık
ki, modern toplumlarda kollektif bilinç, gelişmiş kitle toplumlarına
istikrar kazandırmak ve onları düzenlemek için gerekli organik
dayanışmayı desteklemek bakımından, çoğu kez oldukça değişken,
değişebilir ve yüzeysel görünmektedir.
Durkheim, ayrıca, organik dayanışmayla karşıtlık içindeki mekanik
dayanışmayı ölçecek bir temel ararken, cezalandırıcı ve iade edici hukuk
arasındaki aykırılıkları abarttığı için de eleştirilmiştir.
Eleştirilerde, onun özel örnekler olarak verdiği çoğu geleneksel
toplumun iade edici hukuk biçimlerine sahip olduğu, ancak diğerlerinde
sözgelimi, Trobriander Adalarında hiç de cezalandırıcı yaptırımlara
başvurulmadığı öne sürüldü. Aynı şekilde, çoğu modern devlet kendi
otoritesini güçlendirmek ve bireysel hakları baskı altına almak için
(özellikle Güney Afrika'da ve çoğu komünist ülkede olduğu gibi) büyük
ölçüde cezalandırıcı hukuk kurallarına başvurur.
Bütün bu eleştirilere rağmen, Durkheim'ın toplumsal dayanışma kavramı,
onun evrimci toplumsal değişme teorisi ve toplumsal gelişmeyi analiz ve
yönlendirme çabası, o günden beri sosyolojik düşünce ve araştırmaların
itici gücü olmuştur. Durkheim sosyolojiyi saygın ve saygıdeğer bir
disiplin haline getirmiştir. O gerçekte sosyolojinin kurucu babalarından
biri, ondokuzuncu yüzyılda sosyolojinin doğuşuna ve hayat bulmasına
yardımcı olan Kutsal Üçlü'nün gerçek bir parçasıdır.
|
|